Salı, Aralık 11, 2012

Başa Alınamayan Hayat Bantları

Ewigen Schlaf

...

Argodan bihaber sokak çocukları

Hayat kadınsız kırmızı ışıklar

Hakemsiz ibneler

Kabul görmeyen bireysel standartlar

Önünde uyunup kalınmış televizyonlar

Spektrumu belirsiz antibiyotikler

Sizin giller

Bizimkiler

Kara kıtalar, kuru kıtalar

Üzerine tekrar tekrar yazılabilir kara kutular

Şuursuz teorilerin komplimanları

İnananı olmayan kutsal kitaplar

Amerikasız ülkeler

Sonradan avrupailer

Kuvvet doğuramayan birlikler

Başkalarının günahları için ölenler

Başkalarını sevap için öldürenler

Deldirip bir daha deldirenler

Gömlek kolasını yumuşatan deliler

Kolasız diyetler

Atıfsız alıntılar

Tersiz alınlar

...

Çabuk kırak erler!

...

Yalnız sokak kedileri kadar korkusuzca gezerken biz sokakları,

Camlardan lime lime atılmış başa alınamayan hayat bantları...

Posted via email from morg

Salı, Eylül 18, 2012

Bir Gecelik Dua

Life... Irritates...

Boşuna yıkadın bütün kaldırımları
"Masum ya da katil onca sen"e dair ayak izlerini ezmek için geleceklerken

Umrunda bile değilken ayrılık taşıyan bütün duraklar
İnmek için can atıyorsun şimdi...

Bir dilim et, bir nefes ruh olsan ne fark edecek?

Biraz kırmızı ya da biraz siyah olsan ne fark eder?

Göz kenarlarından başlayacak yaşlılığın...

Görmüşlüğün
Geçirmişliğin
Geçkinliğin
Gençliğin ellerinin üzerinden başlayarak kat kat ayrılacak

Hayat...
Yaşarken buharlaştırmaya başlamıştı ya kanını
Söküp atıyormuş gibi büzecek bütün damarlarını
Hayata dair neyin varsa emip alacak içinden

Hiç rahat olmayacaksın
Huzurlu da.

Boşuna gömdün bütün şahitleri
"Sağır ya da dilsiz onca sen"e dair anılarına yakmak için geleceklerken

Umrunda bile değilken umut taşıyan bütün ışıklar
Söndürmek için can atıyorsun şimdi...

Bir gecelik dua, bir günlük matem olsan ne fark edecek?

Biraz yalnız ya da biraz hiç olsan ne fark eder?

Dudaklarının kenarlarından başlayacak yaşlılığın...

Sevmişliğin
Sevilmişliğin
Sevgilerin
Sevgililerin kalbinin üzerinden başlayarak kat kat soyulacak

Hayat...
Başlarken acıtmaya başlamıştı ya canını
Kemirip sıyırıyormuş gibi kırpacak bütün köşelerini
Hayata dair kimin varsa silip atacak içinden

Hiç diri olmayacaksın
Ölü de.

Posted via email from morg

Pazar, Ağustos 12, 2012

en yeteneksiz yazarın en çok sevilen kitaplarını

EVENTUALLY RED DISSOLVES

sana
en güzel kitabı
gösteremeyebilirim

belki

ama

en yeteneksiz yazarın
en çok sevilen
kitaplarını
önüne dizebilirim

hayret eder
okursun

belki

"...and I hope that you die and your death'll come soon. I will follow your casket in the pale afternoon and I'll watch while you're lowered down to your deathbed and I'll stand over your grave 'til I'm sure that you're dead..."
Bob Dylan - "Masters of War" 

Posted via email from morg

Cumartesi, Temmuz 21, 2012

Bir süreliğine de olsa barış bir tane daha güvercine emanet olacaktı...

reflection drinking reality
Bugün kalabalık ve acımasız bir yolda bir güvercin gördüm.

Köle otomobillerin, kapitalizmin en kafa yapıcı sıvıları ile susuzluğunu gideren motorlu araçların yolunda.

Belli ki ummadığı bir anda darbe almıştı güvercin. Büyük ihtimalle kanatları ve ayakları kırılmıştı, ezilmişti. Yolun ortasından çıkmış bir kardelen gibi duruyordu. Arabaların, korkunç gürültülerle üzerinden defalarca geçişini izliyordu. İzlemek zorundaydı çünkü yolun akışının tersi yönünde bakıyordu. Yaşıyordu. Üzerine gelen her bir arabada bir saniye sonra yok olacağını bilerek gözlerini kırpıyordu ama şans denilen şey onu her defasında sağ bırakıyordu.

İnsanlar olarak güvercinlere bile parazit gözüyle bakar olmuştuk. Gürültücü, pis, sevimsiz, kart, aptal hayvanlardı çoğumuz için. Çoğumuz için renksiz nesnelerdi. Gri, beyaz, siyah.

Bitli.

Uygun bir an kollayıp durmak için uğraştım araba ile ama ne mümkün. Kornalar, korkunç kamyonlar, sabırsız insanlar. Sabırsız insanoğlu. Duramadım. Dikiz aynamdan olan biteni izledim yavaş yavaş. Bir köprü altına girmek zorunda kaldım. Otuz saniyeliğine takip edemedim onu. Sonra dönüş beni diğer tarafa attı, yavaş yavaş yokuştan çıkarken yola doğru kafamı çevirdim. Ne oldu ona diye merak ettim.

Koskocaman bir uzun kamyon yavaşlayarak durdu. Koskocaman dingilleri olan heybetli bir kamyon. Ona ne korna vardı, ne de karşı çıkan. Yolu kocaman bir heyelan kayası gibi durdurdu hiç umursamadan.

İçinden kamyona göre nispeten küçük bir adam çıktı. Küçük, atleti sıyrılmış, sıcaktan terleyen ensesini hastalıktan ırak tutmak için işlemeli havlusu ile kaplayan küçük, esmer bir adam. İnip güvercini yoldan aldı, yeşil çimenlerin üzerine doğru götürdü.

Rahatladım.

Bir süreliğine de olsa barış bir tane daha güvercine emanet olacaktı...

Salı, Haziran 26, 2012

Gri bir şehre taşınmak istiyorum.

No Rain for You

Gri bir şehre taşınmak istiyorum.

Londra yahut Stockholm belki de... İkisine de gitmedim. İkisini de görmedim ama anlatılanlara, resmedilenlere güvenerek adlarını anıyorum, örnekler veriyorum.

Öylesine bir yaşam kurmak ve tekdüzeliğe yenilmişçesine yaşamak.

Sessiz ama bir o kadar da gürültülü, patırtılı.

Beyaz bir iki odalı bir daire.

Balkonsuz.

Cam önünde Ikea'dan alınmış bir koltuk, ardında gri kanepe. Bir iki kavanoz yerde. Birinden su içmek istiyorum. Diğeri yedek.

Yer yer şişmiş parkeler.

Tozsuz.

Her daim yağmur istiyorum mümkünse.

Buğulu pencereler. Soğuk. Dinmeyen bir soğuk. Rüzgar belki de.

Yanaklarım ve burnum kızarsın istiyorum.

Omzumda renksiz, delik bir şal. Üzerimde tişört ve şort. Bol olmalı her ikisi de. Saçlarım darmadağın. Tenim daha beyaz. Ayağımda kalın, topuksuz, tüp çoraplar. Ha çıktılar, ha çıkacaklar.

Ağır aksak yürüyerek camın önünde suyumu yudumluyorum. Su havadan nem kapacak kadar kıskanç, kendiliğinden soğuyor olmalı.

Pille çalışan bir pikabım yerde durmalı. Kendi hoparlörü yeterli. Kısıktan biraz açık. Yerlere dağılmış plaklarım. Artık özenerek saklamak istemiyorum hiçbir şeyi. Varsın kırılsınlar, çizilsinler.

Bir sürü de kitap olsun bir diğer köşede. Okudukça yırtayım sayfaları mesela. Oldu olacak bir de şöminem olsun ya da bir sobam. Okudukça yırttığım sayfaları atabileyim. Belli belirsiz bir sıcaklık olsun bir köşede. Ve biraz is kokusu.

Dar mutfağımdan gelen kalmış meyve kabuğu kokuları isle karışsın. Elma ve portakal kokusu ayrı ayrı dağılsınlar. Ne de olsa yüzlerine bile bakmıyorum artık, tatları hiç umrumda değil. Gri odanın içinde tuhaf uyumsuzlukları oynasınlar.

Ben istediğim zaman uyumak istiyorum. Vücudum ya da bir sonraki günün getirdikleri yüzünden değil, kendim istediğim için. Kendim istediğim zaman uyanayım.

Sabah buz gibi bir tuvalet beni karşılasın. Klozetin önündeki gri, kıvırcık  sağa kaymış olsun, ayağımla düzelteyim yarı uyurken. Soğuktan ağzımdan dumanlar çıksın ben göbeğimi kaşıyıp gerinirken.

Solumdaki küvetin yer yer pasları, kireçleri olsun ama utanmasın. Perdesi soğuktan nemlenmiş olsun. Küvet perdesinin bir iki halkası eksik olsun, oradan açılabilecekmiş gibi dursun sahne her an. Bembeyaz bir kalıp sabun. Üzerinde iki ya da üç saç telim olsun. Her yıkandığımda oturup tabureme tırnaklarımla itip kakayım o saç tellerini.

Asla ayrılmasınlar...

Çünkü yaşlı bir restoranın yorgun ve yaşlı elemanının getirdiği sepetteki ekmek dilimlerine takılıyorum hala... Dinlenerek kesilişlerine şahit olup iç çekiyorum, tek hamlede değil, yorgunluktan usanarak kesilişlerine takılıyorum...

Sonra mesela Fargo'daki soğuğa vuruluyorum... Defalarca hem de. Belki de yirmi altıncı defa. Suni sırlarımı gömüyorum...

[[posterous-content:pid___0]]

Posted via email from morg

Perşembe, Mayıs 31, 2012

helesa

minced in snow

çekip çıkarttım seni
denizlerden

bir kez olsun gülmedin ya.

Posted via email from morg

Cuma, Mayıs 04, 2012

Şarkılar... İlk Dinlenildikleri Yerleri Anımsatırlar.

approaching the thaw

Şarkılar...
İlk dinlenildikleri yerleri anımsatırlar.
Kime kızdıysan
Kimi gömdüysen
Kimi özlediysen
Onu anımsatırlar.

İstemeden de olsa ithaf edersin
En barışık melodilerini

İstemeden de olsa dinlemeyi unutursun,
Paylaşmak istemezsin
En dost seslerini

Şarkılar...
Unutmak istediklerini anımsatırlar.
Kime solduysan
Kimi kırdıysan
Kimi vurduysan
Onu anımsatırlar.

Zor da olsa kurban edersin
En suçsuz sözlerini

Zor da olsa başkalarını ağırlarsın,
Boş bırakmayı istemezsin
En dost yerlerini

Posted via email from morg

Perşembe, Nisan 26, 2012

Kadın mı ki Vurmasan Bile Kanar?

GROTESQUE

Bir savaşın getirdiklerine özenmişken
sadece
Her bir ısırık senin bir benzerini
daha
doğurur

Ve
yere düşen her bir damlana üzülsen
bile

Her bir adımında
ardında
bir iz daha
bırakır

Hislerin doğruların kadar
yalancı
Doğurabildiklerin yetersiz,
Doğabildiğin vakitler
yersiz

Masalın da senin gibi
dolu
Kadın mı ki
vurmasan bile
kanar?

Anlatır
öyle
ya da
böyle
kendini

Bir şekilde?

Biliyorsun
uyuyorken
vurmazsın

Vurulacaksan
ayık olacaksın

Alın dediğin yazmak içinse sadece
yazık

Kanayacaksan
layık
olacaksın

Bunu biliyorsun

Biliyorum
Uyurlarken
vurmazsın

Masalın da senin gibi
tahmin edilebilir
Yarın mı ki
doğmadan bile
batar?

Posted via email from morg

Salı, Mart 27, 2012

Salı

45 - 6

Salı.
Ne bir gram Pazartesi.
Ne de bir gram Çarşamba.
Salı işte.

Gözlerindeki sinekleri kovmaktan aciz aç çocuklar için ne kadar Salı ise,
Ya da rahmindeki bebeğiyle striptiz yapmaya devam eden bir orospu için.
O kadar Salı işte.

Ait olmadığı bir ülkeyi terk eden bir mülteci için ne kadar Salı ise,
Ya da kan şekerini saat başı ölçmek zorunda olan bir müptela için.
O kadar Salı.

Salı.
Ne bir kışa ait.
Ne de bir yaza.
Salı işte.

Ayşecik'in pamukla doldurulmuş olduğunu öğrenen bir kız için ne kadar Salı ise,
Ya da oyuncak silahıyla vurduklarının bir türlü ölmediğini anlayan bir oğlan için.
O kadar Salı işte.

Deniz kenarında oturup ufka doğru çayını yudumlayan bir ihtiyar için ne kadar Salı ise,
Ya da yazarı belli olmayan bir kitabın sayfalarını boş boş çeviren bir terk için.
O kadar Salı.

Posted via email from morg

Salı, Şubat 28, 2012

AN//NE

Dovum Günün Kutlu Ossun Ayne

En çok simit seven kişi annemdir.
Ve de hamburger.
Ve de gazoz.
Ve de canlı çiçek.
Hatta yapma çiçek.

En çok erken uyanan kişi annemdir.
Ve de kahvaltıyı hazırlayan.
Ve de akşam yemeğini.
Ve de nevresimleri değiştiren.
Hatta yatakları düzelten.

En çok tüm bunlardan fazlası annemdir.
Ve de çok daha fazlasını hak eden.
Ve de her şeyi hatırlayan.
Ve de çok sorular soran.
Hatta çok sorular sorduğum.

"Mommy dear, tell me please is the world really round?
Tell me where is the bluebird of happiness found?
Tell me why is the sky up above is so blue?
And when you were a child did your mommy tell you?
What becomes of the sun when it falls into the sea?
And who lights it again bright as bright can be?
Tell me why can't I fly without wings through the skies?
Tell me why, Mommy dear, are there tears in your eyes?"
- Anonymous "Little Child"

 

Posted via email from morg

Perşembe, Şubat 23, 2012

yarın... olur.

Scapegoat

sorma nedenini
bu gece ağlayanların yağmurudur
şişeye düşemeyen kırık kalpli gözyaşlarını biriktiren
bir bisikletli gelir, rugan pabuçları, çamurlu mus çorapları
ve yarar, geçer ortadan, iz bırakmadan
iki yana savrulduktan sonra tekrar bir-ikinti oluverir

sorma nedenini
bu gece solanların fotoğrafıdır
gece bastırmadan dile gelen renkleri talan eden
bir çocuk gelir, üşümüş elleri, kirli kırılgan parmakları
ve yırtar, yaramazcasına, var gücüyle
iki parça düştükten sonra tekrar bir-leşir belki

sorma nedenini
bu gece yaralananların kabuğudur
utancından kapanamayan yaraları örten
bir el gelir, savunmasız, amaçsız bir sıcaklığa sahip
ve koparır, bilmeden kanatır, özür dilemeden
iki kez açtıktan sonra tekrar bir-az kapanır ümidiyle

gece aynı gece oysa...
nedense daha karanlık geldi birden.
saçmaladım,
yarın... olur.

Posted via email from morg

Pazar, Şubat 19, 2012

kitapların çoğu da savaşmamızı istiyordu

YELLOW

seslendim, uyanmadın.
ne yaparsan yap savaşacaktı zaten tüm çocuklar.
kitapların çoğu da savaşmamızı istiyordu.

savaş kötü değil aslında.
öyle olsa bile her iyi şey başka bir kötü şeyin peşi sıra gelir.

seslendik, uyanmadın.
sadece yüzlerimizi boyadık.
taraf tuttuk.
hazırdık.

sen geç kaldın.

Posted via email from morg

Perşembe, Şubat 16, 2012

sonB-AhA®

Bending

renkleri bir bir topraklarına gömmüşsün
atlıkarıncayı çocuklarından ayırmışsın
geldiğin belli
yine zehir
yine zemberek
sonB-AhA®...

unuttuğum kadarını yaşatacak gibisin
bıraktığın yerden göğe kadar sürecek
belli özlemin
yine karşı
yine konulmaz
sonB-AhA®...

dolusun yine hüznün en safı ile
ulusun
bırak
rüzgarın deli deli yine
yalnız kalan kalsın
bırak
sen mi yalnız bıraktın
son anda
baharın sonunda
sonB-AhA®...

boynuna dolayacak seni
yine o kadarın
koynunda uyuyacak
yoksun kalanların
tüm bunlara hazır mısın
sonB-AhA®...

26.10.2008

Posted via email from morg

Pazar, Ocak 22, 2012

Gerçek Zaman Yitirdiğin Zamandır

Spatter

Tutunmaya çalıştığın kalpler
Çoğu zaman kaygan olur
Düşüp durursun

ve 

Gerçek zaman yitirdiğin zamandır,
Bir türlü biriktiremediğin... 

Posted via email from morg

Pazar, Ocak 01, 2012

Yağmuru Sevmeyi Öğrenemeyen Bir Kedi

HANGMAN

Ve anılar da durağandır aslında
Biten televizyon yanınının ardından ekranı kaplayan binlerce karıncanın aksine

Bazı şeylere canlı diyebilmek adına
Canlı olanlardan öldürmem gerekiyor.

Sonra...

Sonra,
"Doğanın kanunu" deyip geçiyorum.

Hayat,
Masanın üzerinde unuttuğum
Anahtarlar, fişler, fotoğraflar kadar unutkan

Yapışkan

Yazı da var üstelik 

Ölsün
Ölsün Haziranı, Temmuzu, Ağustosu!

Ölsünler ki
Yağmur başlasın

Ama yine de

Sevemedim
Yağmuru sevmeyi öğrenemeyen bir kedi gibiyim.

Yağmayı sevebileceğimi sanmıştım sadece,
Belki de.

Onca yağmurluğun, şemsiyenin var olduğunu bile bile.

BLOODFLOWERS

09_Leaving_Hope.mp3 Listen on Posterous

Posted via email from morg