Salı, Haziran 26, 2012

Gri bir şehre taşınmak istiyorum.

No Rain for You

Gri bir şehre taşınmak istiyorum.

Londra yahut Stockholm belki de... İkisine de gitmedim. İkisini de görmedim ama anlatılanlara, resmedilenlere güvenerek adlarını anıyorum, örnekler veriyorum.

Öylesine bir yaşam kurmak ve tekdüzeliğe yenilmişçesine yaşamak.

Sessiz ama bir o kadar da gürültülü, patırtılı.

Beyaz bir iki odalı bir daire.

Balkonsuz.

Cam önünde Ikea'dan alınmış bir koltuk, ardında gri kanepe. Bir iki kavanoz yerde. Birinden su içmek istiyorum. Diğeri yedek.

Yer yer şişmiş parkeler.

Tozsuz.

Her daim yağmur istiyorum mümkünse.

Buğulu pencereler. Soğuk. Dinmeyen bir soğuk. Rüzgar belki de.

Yanaklarım ve burnum kızarsın istiyorum.

Omzumda renksiz, delik bir şal. Üzerimde tişört ve şort. Bol olmalı her ikisi de. Saçlarım darmadağın. Tenim daha beyaz. Ayağımda kalın, topuksuz, tüp çoraplar. Ha çıktılar, ha çıkacaklar.

Ağır aksak yürüyerek camın önünde suyumu yudumluyorum. Su havadan nem kapacak kadar kıskanç, kendiliğinden soğuyor olmalı.

Pille çalışan bir pikabım yerde durmalı. Kendi hoparlörü yeterli. Kısıktan biraz açık. Yerlere dağılmış plaklarım. Artık özenerek saklamak istemiyorum hiçbir şeyi. Varsın kırılsınlar, çizilsinler.

Bir sürü de kitap olsun bir diğer köşede. Okudukça yırtayım sayfaları mesela. Oldu olacak bir de şöminem olsun ya da bir sobam. Okudukça yırttığım sayfaları atabileyim. Belli belirsiz bir sıcaklık olsun bir köşede. Ve biraz is kokusu.

Dar mutfağımdan gelen kalmış meyve kabuğu kokuları isle karışsın. Elma ve portakal kokusu ayrı ayrı dağılsınlar. Ne de olsa yüzlerine bile bakmıyorum artık, tatları hiç umrumda değil. Gri odanın içinde tuhaf uyumsuzlukları oynasınlar.

Ben istediğim zaman uyumak istiyorum. Vücudum ya da bir sonraki günün getirdikleri yüzünden değil, kendim istediğim için. Kendim istediğim zaman uyanayım.

Sabah buz gibi bir tuvalet beni karşılasın. Klozetin önündeki gri, kıvırcık  sağa kaymış olsun, ayağımla düzelteyim yarı uyurken. Soğuktan ağzımdan dumanlar çıksın ben göbeğimi kaşıyıp gerinirken.

Solumdaki küvetin yer yer pasları, kireçleri olsun ama utanmasın. Perdesi soğuktan nemlenmiş olsun. Küvet perdesinin bir iki halkası eksik olsun, oradan açılabilecekmiş gibi dursun sahne her an. Bembeyaz bir kalıp sabun. Üzerinde iki ya da üç saç telim olsun. Her yıkandığımda oturup tabureme tırnaklarımla itip kakayım o saç tellerini.

Asla ayrılmasınlar...

Çünkü yaşlı bir restoranın yorgun ve yaşlı elemanının getirdiği sepetteki ekmek dilimlerine takılıyorum hala... Dinlenerek kesilişlerine şahit olup iç çekiyorum, tek hamlede değil, yorgunluktan usanarak kesilişlerine takılıyorum...

Sonra mesela Fargo'daki soğuğa vuruluyorum... Defalarca hem de. Belki de yirmi altıncı defa. Suni sırlarımı gömüyorum...

[[posterous-content:pid___0]]

Posted via email from morg

Hiç yorum yok: