Perşembe, Aralık 31, 2009

Anonim Bir Yıl

Çam sakızı

Çoban armağanı
Bir yıl oldu bu da

Anonim bir yıl
Yani

Bu kapıyı da kapatayım
Bir sonraki nasılmış bir bakalım...

365'ten sonrasını ben de görmedim henüz.
Ondandır...

Posted via email from Amma yedin be!

Salı, Aralık 29, 2009

"Hüzzam"

"Babam istemiyor seni...
Annem de...
Sen beni istiyor musun?
Sen beni neden istiyorsun?
Senin annen beni neden istiyor?
Ya baban?
Ben?
Sen?
Biz birbirimizi neden istiyoruz?"

Uzun seneler olmuş.

"Hüzzam" ile ilk tanıştığımda bildiğiniz çocuklardan biriydim. 80'li yılların sonu. Yine soğuk bir kış günü. Yine Oda Tiyatrosu. "Hüzzam", ilk gördüğümde, çocukluğuma ait ne kadar mutluluğum varsa birikmiş, bir çırpıda alıp götürmüştü benden. "O yaştaki çocuk ne anlar" demeyin sakın, anladım işte, bal gibi... O günden sonra tiyatroya dair her ne konuşma geçtiyse ağzımdan kesik kesik "Hüzzam" kelimesi dökülmüştür.

Yıllar sonra "Hüzzam"ı bir kez daha izlemek için cesaretimi toplayıp 2009'u bitirmek üzere olan günlerden birinde (bugün, yani Aralık'ın 29'uncusu) oyunu tekrar izlemek üzere biletimi aldım. Çok değişti her şey. Artık Internet var, bileti Internet üzerinden alıp keyifle izleyebiliyor insan. Hoş odak noktam "Hüzzam" olunca ne keyif kalacağı belliydi bende ne de başka bir şey ama büyük bir kararlılıkla aldım bileti, üstelik en ön sıra (A sırası), en orta koltuk (3). Takvimler Aralık'ın 29'unu gösterdiğinde ise koyuldum yola.

İstiklal Caddesi değişen bir çok şeye rağmen hala kendine ait büyüsünü koruyordu her zamanki gibi. Büyünün kaynağı belliydi aslında. Yarım daire şeklindeki aydınlatılmış bölmede yazan "ODA TİYATROSU" yazısı ve benim yıllar sonra izleyeceğim "Hüzzam"... Cesaretimi toplayıp başımı kaldırarak tiyatro gişesine gidip adıma kesilen biletimi aldım. El yazısı ile biletimin kenarına "N.M.A." yazmışlardı. (Bu bana ait bir uygulama değil, bileti hazır olan herkesin baş harfleri yazılıyor bilete.) Tuhaf bir gülümseme belirdi yüzümde. Hani "Hüzzam" halime ayıp olmasa gülümseyecektim de. Vay be. N. M. A... Oyunun başlamasına az kaldığından Tabbak Restoran'a girip biraz tavuk yedim ve hemen tiyatrodan içeri girdim. Heyecanım çok büyüktü. Usta oyuncu Maral Üner başta olmak üzere tüm ekibin fotoğrafları vardı lobide. Maral Üner'i yıllar sonra aynı oyunda görmek nasıl olacaktı acaba?

İlk zilleri duyar duymaz koltuğuma koşup oturdum. Yerimde duramayıp, paltomu nereye tıksam diye düşündüm. Koltuğumun altı en güzel tercihti besbelli. Sonra ziller çaldı, ziller çaldı ve oyun başladı. Salonda ağır aksak hüzzam makamında şarkılar eşliğinde Maral Üner'in o çocuk oluşu ile yıllar öncesine sürüklendim. 

...

Hemen üstteki üç noktayı koyduğum yerde olanlar oldu (yine), dudağımı ısırdığım sahneler yine aynı sahnelerdi. Aynı replikler, aynı ses, aynı ifade. Ben koltuğa gömüldükçe gömüldüm, yıllar önceki çocuk oldum. Ya da bana öyle geldi. Sonra oyun bitti. Ne kadar alkışlayabildiysem alkışladım. Maral Üner ile göz göze geldik. Ya da bana öyle geldi. Kısa sayılmayacak kadar uzundu. Ya da bana öyle geldi. Alttan üstten limitli bir şekilde mutlu oldum. Başımı öne eğip evin yolunu tuttum. 

Son olarak şunu söylemek isterim. "Hüzzam" muazzam bir tiyatro eseri. Maral Üner ise gördüğüm en başarılı oyuncu. Yıllar hiç bir şey değiştirmemiş. Hatta kendimi bile bir anlığına yıllar öncesinde gibi hissettim. Değişen çok şey vardı oysa ki...

"...yoksun..."

* Fotoğraf Devlet Tiyatroları Internet sitesinden alınmıştır.

Ömrüm Seni Sevmekle by Esma Başbuğ  
Download now or listen on posterous
01 Ömrüm Seni Sevmekle.mp3 (3816 KB)

Posted via email from Amma yedin be!

Pazartesi, Aralık 21, 2009

İki ara da bir, dere de...

Just A Car Crash Away by Marilyn Manson  
Download now or listen on posterous
05 Just A Car Crash Away.mp3 (11551 KB)

Hedefini bulamayan bir (b)ok peşinde koşmuşum

Bedenini yırtıp kurtulmuş ruhlar arasında
Hem ne kadar zor
Hem ne kadar tuhaf

Bir gün böyle düşüneceğimi hiç düşünmemişim
Dün ve yarın arasında gidip gelmişim
Bugünü tamamen unutup...

Nedenini bilmeyen bir savaş içinde doğmuşum
Burnunu silmeyi unutmuş çocuklar arasında
Bir o kadar iğrenç
Bir o kadar masum

Bir gün böyle çürüyeceğimi hiç düşünmemişim
Et ve kemik arasında gidip gelmişim
Hayal kurmayı unutup...

İlk perdesini görmediğim bir oyun için ağlamışım
Makyajları akmış palyaçolar arasında
İki arada bir derede
İki arada bir derede

İki ara da bir, dere de...
Boğulmayı kafana koymuşsan
İkisi de aynı...

Posted via email from Amma yedin be!

Cumartesi, Aralık 05, 2009

Senin sonuna kadar...

Bir önceki ağladığın anı hatırla(ya)madığın ve bir sonraki ağlama nedenini kes(tire)mediğin sürece senden kimse gülmeni beklemeyecektir.

İşin kötü (ya da iyi) tarafı...
Bu böyle sonsuza kadar devam edecektir.

Daha doğrusu,

Senin sonuna kadar...

Not: Hediyelerin hepsi ya kırıldı ya da yakıldı. Bir şey kalmasın istedim...

Posted via email from Amma yedin be!

Pazartesi, Kasım 30, 2009

İşaretli Yerden Kesmek

Çünkü önce kendimi kurtarmak istedim. Sen nasıl olsa önceden de boğulmuştun. Karanlık sularla baş edebilecek gücün vardı. Vücudumuz üç bölgeden oluşur çünkü: Baş, gövde, kollar ve bacaklar. Hassas, narin, kırılgan bölgeler.

Kesildiğim kumaşın devamı kalmamış.
Senin kumaşına bakabildiler mi?

Çünkü kullanım talimatlarımız mevcut seninle benim: Bakmaya gerek yok defalarca.

Aynı.

Zorda kalırsan işaretli yerden kesersin. Batmaz böylece...

Posted via email from Amma yedin be!

Çarşamba, Kasım 25, 2009

The Triangular Disturbance

The triangular disturbance I met the other day
My oh my! What a forgotten friend.
What a fiend I am.
Forever tainted, with fractures, obscenity and encompassing:
All the "nothing" I have
and all the "nothing" I believe

For the whole subset of "once upon a time"s
I was reminded of the other day
Burning in circles
Like the stretched legs of a forgotten friend.
With no mercy.

The slightest captured imagery of mine
I met the other day:
The day I found out that:
The first day I remember
Is the last day I'd ever.

Necromantic greetings from the void:
All those with "rotten" flesh
and all the "rotten" memories of mine
Destined to be uncut and unrated
In its full glory.
In its entirety.

I can still see it in its eyes.
What a forgotten chastity of mine:
Dia de los Muertos
Yes. I'd rather call it like that.
I'd rather call myself like that.
The latter one.

I just want to hear it from you.
That's all.

I just want to hear it from you.

Posted via email from Amma yedin be!

Pazar, Kasım 22, 2009

Helmintik

Nocturne In C - Sharp Minor (1830) by Janusz Olejniczak  
Download now or listen on posterous
01 Nocturne In C-sharp Minor (1830).mp3 (5917 KB)

Önce gözlerimi kapattım
Sonra kulaklarımı 4 açtım
Sindirmesi kolay oldu
Çırpınmasaydı bir de

Kesmeden bilemezsin
Hayal kurarken canın acımaz çünkü

Kendi kendime çelme taktım
Düşüp yerlerde ağladım
Sonra baktım etrafım çocuk doldu
Hepsi gülüştüler

Doğru mu tüm bunlar?
Kravatınla kendini astığın doğru mu?

Kitabın cildi bozuldu
Dağıldı sayfalar, dağıttım iyice
Asimetrik duruşumun bir nedeni varmış
Öpücük / tokat isteyen yanağım

Yaşanılan her anın
Kokusu ya da isi kalıyor derinde çünkü

Planım bozuldu zaten
Önce yağmur yağacak sanmıştım
Sonra Güneş ile kuruyacaktım
Yağmuru dindiremedim ben

Serildin mi yere yoksa?
Kurutmuştum ben seni oysa...

Kalbimin sürekli atması ilginç
Bu şehirde elektrik bile gidip geliyor
Ne kadar silersen sil, saklarsan sakla
Öte yanın daha fazlasını istiyor


Herkes üzerinden kör kör uçarken
El sallaman bir şeyi değiştirmez

Posted via email from Amma yedin be!

Pazar, Kasım 15, 2009

Adsız

  
Download now or listen on posterous
15 Untitled.mp3 (3258 KB)

Not: Marilyn Manson'un "Untitled" isimli şarkısının sözlerini Türkçe'ye çevirdim. 1998'e doğru bir yolculuk yaptım. Meğer haklıymışım.

Adsız

En sonunda
"Onlar"laştım
ve onlara öncülük ettim

Ne de olsa
hiçbirimiz gerçekten "İnsanlar" olarak değerlendirilemedik

Hor kullanılmıştık, otomatiktik ve Tanrı'daki "a" kadar boştuk

Duygularımı yeniden iliştirdim
Hücresel ve narkotik

Hollywood'un zirvesinden Dünya uzay gibi görünüyordu
Milyonlarca kapsül ve mekanik hayvanlar
Ölü yıldızlarla dolu bir şehir
ve "Koma Beyazı" dediğim bir kız

Bu benim sonum

Untitled

At the end
I became "them"
and I led them

After all,
none of us really qualified as "Humans"

We were hardworn, automatic and as hollow as the "o" in God

I reattached my emotions
Cellular and narcotic

From the top of Hollywood it looked like space
Millions of capsules and mechanical animals
A city full of dead stars
and a girl I called "Coma White"

This is my Omega

Posted via email from Amma yedin be!

Perşembe, Kasım 12, 2009

Zatülcenp

Her şeyin yap-boz olacağı varmış meğer.
Geberesiceler!
Bela saunasında kilitli kalıp şok havuzunda derin donasıcalar!
.
..
...
....
.....
......
.......
Konimi de hacıladılar zaten!

- Ne? Zatülcenp mi olmuş?
- Oh be!

Posted via email from Amma yedin be!

Çarşamba, Kasım 11, 2009

11 / 11

Not: Yine Turkce karaktersiz bir yazi oldu. Sabah ise gelirken bir Metro vagonunda baslayan bir yazi...

METAL, STONES, GRAY... THAT'S PRETTY MUCH EVERYTHING IN HERE

Kulu bol grili bu sabah. Balgam kivaminda. Soguk iste tahmin edebileceginiz gibi. Sobalarin kuruldugu bir deniz kenari mahallesine ait olmali aslinda bu hava. Parke taslardan yururken derme catma evlerin bacalarindan tuten isli duman cigerlerinize islemeli. Koltuk altlarinda rulo yapilmis gazetelerle insanlar olmali. Oysa burada Metro vagonlarina dogru hummali bir kosusturmaca var. Yeni guz ve yeni Ankara iste bildiginiz gibi. Boyle bir sabahin insanlari uyanmislar da yola koyulmuslar, ve de ben.

Acele ile tiras olmus vagonda uyuklayan abi. Sol favorisinin hemen altinda sig sayilabilecek derinlikte bir kesi, yavas yavas kapanmaya baslamis. Hafif parlak, kan kirmiziligi kalmamis, fumelenmis yag gibi duruyor. Tek bir hamle ile yapmis olmali. Gri guz Ankara sabahini dusunerek ya da olmak istedigi adam olamayisini ya da ozledigi bir seyi dusunerek yapmis olmali ya da tiras bicagini degistirme vakti gelmis. Emin degilim bu defa.

Hemen onumde oturan abla da uyukluyor. Aksam dogramali bir sebze yapmis. Bas parmaklarinin iclerinden anladim. Bicak ile elde sebze dograyinca boyle cizikler olusuyor. Kafasinda iki tane ozensiz tutturulmus toka. Kucaginda bir kitap var, arka kapagi uste donuk, belli ki sakliyor merakli gozlerden, benden, okudugu kitabi. Arka kapakta soyle bir seyler yaziyor: "...o kalp seni cok sevdi, o kalp simdi talan..." boyle bir seyler. Eksik, yerine oturmayan bir seyler var bu sabah.

Kulagimda da Sezen Aksu haykiriyor "ya olursa dersin hep bile bile" ve ben emin degilim ne kadar uyumlu butun bunlar. Butun bunlari dusunurken aniden robot gacinin sesi yankilaniyor tum melodileri bastirarak: "son durak Kizilay, inislerinizi lutfen kenar platformdan yapiniz"... Ben de hemen onumde duran deri montlu asi disiye uyarak kenar platform yerine orta platformdan iniyorum. Bu Ankara sabahi icin elimden ancak bu kadari geliyor...

Posted via email from Amma yedin be!

Pazar, Kasım 08, 2009

Müsvedde

Fotoğraflara baktın yine değil mi? Siyah ve beyaz olanlarına. Kadınlar ve erkekler gördün. Hatırlamaya çalıştığın ama hatırlayamadığın. Kendini seçebildin mi onların arasından peki? Oyun hamuru gibi kokuyor şu bozuk dimağın mübarek. Akşam akşam midemi kaldırdın. Parmaklarımı sokup mıncıklayıp yoğurasım geliyor beynini canlı canlı iken. Gözlerin de pek donuklaşmış. Aynaya baktığında, göz göze geldiğinde sen bile korkuyorsun değil mi?

Denize girdiğinde anadan üryan kaldığında anlıyordun özgürlüğün ne demek olduğunu. Bunu hatırlıyor musun peki? Mayonu bir hamlede sıyırıp parmak ucunda salladığın günleri? Ağır çekim hatırlamaya çalış. Tıpkı ölümün gibi. Ağır çekim. Bir ileri bir geri sar. Bir kare önce mutlu iken bir kare sonrasında mutsuz olduğunu anımsa. Tuzlu suyun kasıklarının arasından inip en mahrem yerlerine değdiği o anları hatırla. Fotoğraflarda yok bunlar, boşuna eline alıp alıp bırakma onları.

Bir koro hayal et. Herkes ama herkes büyük bir uyum içinde. Bir tek sen değilsin. Herkes bunun farkında ama farkında değilmiş gibi davranıyor herkes. Nasıl? Beterin beteri bir durum değil mi? Şu hale bak. Alnından iki üç damla ter damlayacak gayet sanatsal bir şekilde ama kırışık alnında oluşan Horst ve Graben'ler yüzünden gayet iğrenç bir manzara oluşturuyorlar. Sanki beynin dışarı fışkırıyormuş gibi. Kafa derindeki sebumla birleşip yağlı yüzünden aşağı akıyorlar. Akşam akşam midemi kaldırdın. Parmaklarımı sokup oyasım geliyor gözlerini canlı canlı iken. Ağzının etrafı da  pek kırışmış. Sanki birisi dikmiş gibi çuvaldız ile. Çok mu konuştun sen zamanında? Hatırlıyor musun bakayım?

En ufak bir gürültüde memnunsuz olduğun anları hatırla şimdi biraz da. Hani o burnunun en havada olduğu dönemleri. Eline kimsenin su dökemediği dönemleri. Bak! Bak! Nasıl da gülümsüyor o kırış buruş dudakların. Şimdi nasılsın peki? Geceleri nasılsın? Zifiri karanlığın uzatmalı nişanlısı sessizlik boy gösterdiğinde ne yapıyorsun peki? Üst kattaki komşunun tuvalete girmesini sabırsızlıkla bekliyorsun. Herif tüm boşaltım sistemini temizleyinceye kadar sıçarken çıkarttığı seslere sifonun sesini de ekleyince yüzün gülüyor değil mi? Kendi kendini ancak böyle kandırıyorsun. Yalnız değilsin güya. Etrafta başka ses kaynakları var iken yalnız olmaz değil mi insan?

Eski giysilerine baktın yine değil mi? Kahverengi ve yeşil olanlarına. Naftalin ve pas kokusunu duydun. Kendin de öyle kokuyorsun işte. Farkında bile değilsin değil mi? Yutman gereken haplarına, içmen gereken şuruplarına bir bak hele. Komodinin üzeri envayi çeşit ilaçla dolu. Kimyasalların bile senin kimyanı düzeltmeye yetmiyor. Düzeltmez çünkü zaafların gün kadar apaçık ortada. Suluboyanın su ile darmadağın olabileceği kadar açık ve net zaafların senin. Düşündükçe geberecek gibi oluyorsun değil mi?

Yüzüne yağan ilk karın değdiği yerde hissettiğin soğuk ile birlikte anlıyordun yaşadığını. Bunu hatırlıyor musun peki? Atkını hızlıca çözüp havaya doğru üflediğin anları? Ağır çekim hatırlamaya çalış. Tıpkı içine kapanışın gibi. Ağır çekim. İçinden çıkan havanın sımsıcak olduğunu anımsa. 36,5 derece Celsius. Fotoğraflarda yok bunlar, boşuna yırtıp durma onları!

Şimdi bana iyice bir bak. Gözüme bak, kapkara. Ağzıma bak, kıpkırmızı. Yüzüme bak, bembeyaz. Sence ben bir düş olabilir miyim? Bir sanrı? Bir hayal? Bir hayalet?.. Güldürme beni rezil! Müsvedde! Anladın mı benim kim olduğumu? Baştan anlatayım mı?

Posted via email from Amma yedin be!

Çarşamba, Ekim 21, 2009

Dinliyorum

Kulağımın içi kan, pas dolmuş
Ondan duyamamışım dediklerini
Serçe parmağımı tirbuşon misali daldırınca
Farkına vardım
Açıldı şimdi
Açıldım
Ses olmasa da olurdu ya...

İlla konuşacaksan buyur
Dinliyorum

Başlamadan sen...

Gazozu neyin cam şişeden içerdik eskiden
Teneke bir tek gürültüye yarardı
Şimdi gürültü olmadan dans edemiyorum

Tüm bunlara rağmen konuşacaksan buyur
Dinliyorum

Ocağın altını kısmışım
Kapanmış nice sonra
Şimdi her yer bulanık biraz
Deniz yeşil, orman mavi
Bulut toprak, toprak beyaz

Uykum geldi...

Posted via email from Amma yedin be!

Pazartesi, Ekim 19, 2009

Fanus

Fanusum boş kalmasın diye iki balık almıştık
(Birisi diğeri için)
Farkına varmamışım
Su bulanmış
Balıklar ölmüş.

Şimdi babama bir at ısmarladım
Tahta... Boyalı...
Alır mı acaba?
Bu yeni yıla mı bağlamalıyım umudumu
Yoksa bir sonrakine mi?

Ya sen?
Hala düşünce burnuna kar hapşırıyor musun?

Bebekler de hapşırıyor.
Yüzlerini çizmesinler diye
Eldiven giydiriyorlar bazen.
Ne saçma!
Ben parmaksız eldivenleri severim.
Bacaksızım bir de.
Ondandır belki.

Yeterince ovalarsak
Tüm lekelerimiz birer birer silinirmiş.
Çillerimiz bile.

Yaşasın!
Fanusun boş mu senin?

Sıkıysa aynaya bakarken kendine tükür!
Bak aynayı batırınca annen nasıl kızıyor!

Posted via email from Amma yedin be!

Perşembe, Ekim 15, 2009

Süper Çocuğun Ölümü

Her şeyin bir seveni var benim haricimde.
Her nesnenin.
Arabesk.
İçe dönük.
Pelesenk.

Bir çocuktan daha tehlikeli olan çocuğun çocuk olduğunun farkında olamamasıdır.

Çocuk dediniz, ben fark edemedim.

Nedendir bilinmez (hoş umrumda da değil) ama bu hep böyle oldu, olacak da.
Ben: Herkes için bir oyuncak, bir gazete, bir film ya da bir fotoğraftan çok da fazlası olamayan bir nesne.
İşin komik tarafı da bu vakte kadar fena halde pohpohlanmış olmam:
"Süper çocuk!"

Şimdi sizin yerlere göklere sığdıramadığınız çocuk, ben, kendi başıma kendimi dilimledim az önce.
Duruyorum şimdi.
Alkış.
Belli ki yine yeni bir "aferin" bekliyorum sizden.
Var mı sorusu olan?
Abiler ablalar teyzeler amcalar?

İki çift lafa tav oldum.
Olurum ben.
Kısa süreli geriye sarmalar.
Erimiş bant geriye sarılmaz, dolanır, yapışır, saçmalar, boğuklaşır.

Mikrofondan gelen ses kimin?
Ya aynadaki yansıma?

Yeri geldi ince oldum.
Uzattığım eller havada kalmaz sandım, bal gibi de kaldı.
Pohpohlandım etraflıca.

Çağırdınız geldim.

Mutlaka soracak bir sorunuz oldu.
Mutlaka bir cevap beklediniz.
Yeri geldi maharetli oldum, yeri geldi zeki, yeri geldi çalışkan, yeri geldi uslu, yeri geldi deli, yeri geldi adam oldum.

Rol torbasından çekip çekip başımdan aşağı saçılınca ister istemez zahiri şöhretler yarattım kendime.

Satılık iki kulak.
Satılık iki göz.
Satılık bir ağız (takım dudak, damak dahil).
Satılık bir gırtlak.
Satılık bir Adem elması.
Satılık bir çift kaş.
Muayyen.
İnce çıkma.
Akşam pazarı.

Siz süper dedikçe boşaldı.
Eridi, bitti, kül oldu.
Küstü.
Hiç olmadığı kadar küstü.

Siyahı kim sever ki?
Moru? Maviyi?
Ne biçim bir kombinasyon bu?
Bu ne biçim bir karnaval?

Plastikten bağlar bunlar.
Size ait.
Basit, adi plastik.
Kanser.

Tüh!
Ölak, tüh!

Hatırlamak oldu işim çoğu zaman.
Hatırlanmak ancak masallarda.

Bir çocuktan daha tehlikeli olan çocuğun istediklerini alamamasıdır.

Çocuk dediniz, ben fark edemedim.

Yükleme "kimi" sorusunu sorduğunuzda aklınıza ben geldim.
Ama hiç özneniz olmadım aslında.
Gizli bile olsa.
Ne hikmetse farklı kıldınız.

Süper çocuktan geriye kalanlar!
Satılık bir boyun.
Satılık parmaklar.
Kollar ve bacaklar.
Satılık bir gövde.

Kırmızı.
En kanlısından.
Nar gibi.
En belliydim. Beni belli ettiniz. İşaretlediniz belki de.
Alfa.
Beta.
Bir.
İki.
Gözlerim maviden yeşile döndü.
Saçlarım kıvırcıktan yeme maruluna.
Şimdi dökülmeye başladılar.

Pohpohlarınızla, yalanlarınızla ve gazınızla büyüyen bir çocuk.
Şehrin çocuğu.
Şer.
Endirekt.
Şunun bunun arkadaşı.
Şunun arkadaşının arkadaşı.
Bunlar oldum.
Asla direkt olmadım.

Denizi bildim, rüzgarı bildim.
Kendimi oralarda bir yerlerde rahat hissettim.
Sonra konuşmaya çalıştım, anlatmaya, aktarmaya.
Sus!
Yeter artık!
Meta ilan edildim.
Meta zoru.
Zor oldum en sonralarda.

Süper çocuktan geriye kalanlar!

Kalp yok!
Boştu orası hep!
Boş!

Kof!

Posted via email from Amma yedin be!

Salı, Ekim 13, 2009

Beklerler Şimdi...

En son ne zaman geri dönüş noktası aldım hatırlayamasam da esen rüzgarlarla beraber geri dönüşün uygun ve kolay olacağını tahmin ediyorum. Ne de olsa "liebe ist für alle da" öyle değil mi geberik negatifler?

Internet alemi alem. Alem demek pek de doğru değil aslında. Gördüm, bizzat izledim bazı örnekler. Harbiden dibimde varmış meğer. Çok mudur acaba? Bir çağrı, bir mesaj, tam 12'den, tahtaya? "Oradan tahtaboşa"? Bakalım neler olacak ama karanlık çökünce daha bir güzel oluyor, mumlar vesaire... Tahtaboşu aydınlatan mumlar... Eriyen, ergimiş mumlar...

Soracağım öylesine fazla soru da yok aslında bu geri dönüş ile ilgili. Soru sormaktansa hareket etmek lazım biraz. İsteyen var ise vereceksin. İsteyen deryaymış, denizmiş meğer. Diyorum ya... Tam 12'den, tahtaya isabet!

Zakkum söylerdi de dinlerdim "everything's comin' up roses" derdi sayın Yusuf Demirkol, hatta "everything will flow"... Meğer öyle değilmiş aslında. Geri dönmek gerekmiş. Yani belli başlı bazı şeyler var. Ağız açmadan, hareket etmek lazım. Şimdi neticede biz 24 saatin kaçını ayık geçiriyoruz o önemli. Geri kalan, salyalara, horlamalara ve tıslamalara maruz kalan saatlerde neler olur neler. Hayal hayal nereye kadar değil mi sapına kadar negatifler?

Aynı kanallardan bahsediyorum, aynı koltuklar, aynı mumlar, aynı tablolar belki de. "Pazara gidelim, bir şey alalım, pazara gidip bir şey alıp n'apalım?" Onlarlaymış da haberim yokmuş. Meğer çok erişilebilirmiş. Hırdavat reyonu, temizlik reyonu, bahçe reyonu gibiymiş meğer. Bir daha bir daha derken sabah olacakken hayallere ne gerek var? Alan memnun, veren memnun. İsteyen deryaymış, denizmiş meğer. Hayret!

Boğazlı kazakların, yandan taramalı saçların hüküm sürdüğü vakitlerden bahsediyorum. Internet alemi harbiden alem. Gerçek Dünya'da göz bu, kayar elbet. Aman zemin ıslak! Bir çağrı, bir mesaj ya da bir e-posta ve tüm köpekler ulusun, bağırsınlar! Willy Wonka gibi, Frank'n'furter gibi...

Hani bir şey seçip "işte bunda en iyiyim" diyebilenler var ya. İmrenirdim. Meğer ne gerek varmış. Belli yani, benim hangi arenada "en iyi" olduğum. Belliymiş. Alemmişim de haberim yokmuş. Kontrol bendeymiş meğer. Meşhur olabilirim her an. Kırmızı halılar falan... (Belki beyaz halıları ben kırmızı yaparım, kimbilir?)

Geri dönüş saatlerin geri alınması gibi bir şey değil. En azımdan benim açımdan öyle değil. Spiralden aşağı da olabilir, yukarı da olabilir. Toprağı bol olasıca Freud! En Sigmund'undan... Bunları da dile getirmiş miydi acaba? Yok canım! Analog saat dediğin parmakla geriye gider. Ama ben? Öyle sıradan değil. Tahtaboşa toplayım önce. Varmış ya bir sürü. Toplayım hele! Sonra oradan tahta falan...

"Today is like tomorrow" / "We can build a new tomorrow today"
(Dönüşün ta kendisi işte... Ben demedim, demişler... Beklerler şimdi...)

Posted via email from Amma yedin be!

Pazartesi, Ekim 05, 2009

Alınıyor musun ey güzel hemşehrim, söyle, alınıyor musun?

"At kadehi elinden
Bin parçaya bölünsün
Dökülsün meyler yere
Hatıralar gömülsün"

Dolmuşta şoförün hemen arkasındaki koltuğa oturuyorsan para uzatmaktan sıkılmayacaksın. Buna hakkın yok. 1,80 TL karşılığında bu kadar hizmet verilebiliyor kardeşim. Daha fazlasını istiyorsan o pamuk eller cebine girecek önce sonra taksiye falan binilecek. Cam yarıya kadar açılacak püfür püfür gideceksin. Aksi taktirde o paraları seri üretim bandı gibi tıkır tıkır uzatmaya mecbursun güzel hemşehrim, anlıyor musun?

Yeri gelecek "çök" komutu ile çökecek, "kalk" komutu ile kalkacaksın. Alışacaksın. Bunları kabul ederek, kafanı vurarak girmelisin dolmuşa. Yer kalmamışsa şayet, bodur tabureye oturmasını bileceksin. Kıçının iki yanağı taşacak tabureden. Gidene kadar bir tuhaf olacaksın. Kıçında tabure yüzeyinin minik baklavalı (yahut elmaslı) deseni çıkacak. O kafayı vuracaksın demirlere, cama, koltuğa her kasis manevrasında. Aksi taktirde başka yollar bulacaksın güzel hemşehrim, anlıyor musun?

Alınıyor musun ey güzel hemşehrim, söyle, alınıyor musun?

Yoksa sen hala marketlerden koli koli yumurta alırken etrafına bakıp kendine özel bir karton mu oluşturuyorsun? En irilerine sahip olabilmek için biraz o koliden biraz bu koliden bir karma mı yapıyorsun? Artı eksi ne kadar fark edecek toplam proteinin?

Geberiyor musun ey güzel hemşehrim, söyle, geberiyor musun?

Deniz Seki'yi de salıverdiler. O da kitap yazacak mı acaba? Ne hakkında olacak bu kitap acaba? Tülin Şahin bir kitap daha yazacak mı peki? Ya Derya Baykal? Ya Yaşar Nuri Öztürk? Hepsinden bir karma yapsalar ne de satar aslında... "Yeni Dönem Mitolojileri" olsun adı da... Olmaz mı ey salak hemşehrim, söyle, olmaz mı?

Posted via email from Amma yedin be!

Perşembe, Ekim 01, 2009

Mubeccel'e Gaz

Not: Yine Turkce karaktersiz bir yazi oldu. Yine sabah ise gelirken bir metro vagonunda basladim bu yaziya, sonra dolmusta devam etti. Telefonumu kullanarak yazdigim icin ugrasmadim, Ingilizce kaldi harfler. Cok da umrumda degil artik hani. Eger cok umrundaysa, ey okuyucu, tuttugun (ya da tutacagin ilk sey) sana girsin...

Herkesin cevresinde vardir boyle bir tip. Ya da yoktur. Cogu ailede vardir hatta. Bir kadin karakter. Adina ne diyelim? Sey olsun hadi... Mubeccel. Az once gordum de oyle bir tip. Aklima geldi, yazmak istedim.

Simdi bu kadinin en buyuk ozelligi aile tarafindan feci derecede gaza getiriliyor olmasidir. Hani soyle replikler atilir o ortamda iken ya da onun arkasindan:

"Mubeccel de pire gibi kizdir."
"Ah o Mubeccel yok mu! Ates gibidir."
"Eli bir cabuktur ki."
"Okusaymis alim olurmus."
"Zehir gibi valla!"
"Cayimizi kurabiyemizi eksik etmez hic!"
"Hakkini aramasini bilir."
"Tuttugunu koparir."

Cogu zaman boydan yana da talihsiz olan bu Mubeccel, rotarder freni olmaksizin aile efradinin verdigi bu bilimum gazlarla kendini topac sanarak gezinmeye baslar. Ne bileyim iste metro vagonundan ilk cikan olabilmek icin iter, kakar insanlari. Bir hirka mutlaka vardir uzerinde ki cekistirip goguslerini kapatabilsin. Saclar daginik, yoluk yoluk ama mahalledeki diger "abla"larin yaptigi gibi ya tuhaf bir tokayla ya da kalemle toplanmaya calisilmis. Her ottutturucu laf ve hareket sonrasinda saclarini tekrar elden gecirir, goguslerini orter ve sakizini patlatir. Varsa agziin kenarlarindaki beyaz tukuruk kalintilarini tek elin bas ve isaret parmaklarini "check isareti" yaparak temizler.

Hele bazen ev isinden bunalip belediyelerin el isleri kurslarina katilanlari var ki bunlarin tam akillara zarar oluyorlar. Hayir gercekten "iyi ki okumamissin be guzel ablacigim" diyesi geliyor insanin. Hafif boyle bir irite oldum, yazayim istedim. Var cunku boyle tipler. Ne diyecegini sasiriyor insan. Pek bir gaz bu kadin, bu Mubeccel. Ates gibiymis...

Tamamen gozlemime dayali bir cumleler koleksiyonu bu. Bilmem sizin gozunuzde de canlandi mi boyle bir karakter? Daha dogrusu var mi etrafinizda? Saginizda? Solunuzda?

Not: Mubeccel ismi spontan olarak gelmistir. Tanimiyorum kimseyi ben!

Not: Yagli boya tablo Lucian Freud tarafindan yapilmistir, adi da "Sue Tilley"dir. Ne alaka demeyin! Var yani alaka biraz, az biraz...

Posted via email from Amma yedin be!

Çarşamba, Eylül 30, 2009

Teknik Açıdan İhlal Edil! Sonra Yeniden Başla!

Kendine bir kullanıcı adı seç!
Bir avatar bul!
Renk seç!
Bir teman olsun!
Para ver ki seni daha özel yapsınlar!
Palyaço ol!
Seni boyasız palyaço yapsınlar!
Kirpik taksınlar!
Götündeki kıllar gibi kirpikler taksınlar!
Benlerini aldır!
Benliğini aldır!
Starbucks'a git!
Gloria Jean's Coffees'e git!
Tribeca'ya git!
İki gram kahveye en aşağı 5 TL öde!
Götünü kaldırsınlar!
Geri dönüşümlü peçeteler!
Daha az ağaç kestiren el yakmama aparatlarından kullan!
Fındık aroman unutulsun!
İtiraz et!
Heyt be!
Müşteriye bak!
"Özür dileriz efendim, yenileyelim" dedittir!
Senden büyük yok buralarda!
Sadrazamın testislerinden fırla!
Çok çikolatalı keklerden ye!
Zorda kalırsan kekele!
Yabanmersinleri ye!
Bilmesen bile ye!
Biliyormuş gibi görün!
Yeme yedir!
Dışarı taşanları iyice yedir!
Üstüne, başına, ağzına yedir!
Göğüslerini dik gösteren sütyenlerden kullan!
Aletini seksersiz yaptıran cihazlara yerleştir!
Masaj koltuklarına otur!
Masaj kaltağı ol!
Mesaj kaygın olsun!
Kısa mesaj at!
Kısalt!
Hapı yut!
Zayıfla!
Hapı yut!
Güzelleş!
"Anı, gözü dağıttı" desinler!
Köpek al!
Balık al!
Tavşan al!
Sokağa at!
Kendini de at!
Kullan at!
Bir kullanımlık bunalım fahişesi ol!
Ertesi gün savaşçı kesil!
Kablosuz alana gir!
Sonra sana girsinler!
Daha hızlısını seç!
En hızlısını!
En acısızını!
En yalancısını!
Yalan ol!
Milyonlardan birisi ol!
Kolay ol!
Üç al!
İki öde!
Öc al!
Götünü yırt!
Duyur sesini!
Öyle ya da böyle yap bir şeyler!
Çabuk ol!
Bir alan adın olsun!
Seni alan olsun!
Senin adın olsun!
Teknik ol!
Teknik açıdan ihlal edil!
Termostatın olsun!
Isınınca at!
Isın ve at!
Isır ve at!
Hiç olmamış gibi farz et!
Sünnet ol!
Sünnet et!
Sonra yeniden başla!
Sonra yeniden başla!
Sonra yeniden başla!
Sonra yeniden başla!
Sonra yeniden başla!
Sonra yeniden başla!
Sonra yeniden başla!

Posted via email from Amma yedin be!

Salı, Eylül 29, 2009

Sinop Turu: Ankara'da Doğup Büyüyen Bir Sinoplunun Gözünden Sinop

Ankara’da doğup büyüyen ama Sinop’u asla ihmal etmeyen bir Sinoplu olarak Sinop’u merak edenlere, görmeyenlere dilim döndüğünce tanıtmaya başladığım yeni bir site hazırladım. Bu sitedeki her bir kelime, her bir fotoğraf, her bir yorum, benim gözümdeki Sinop’u merak edenlere anlatacaktır.

Evet, bazılarına bıkkınlık ve baygınlık ve şaşkınlık veriyor olabilirim ama Sinop'a inanılmaz derecede aşığım. Ne gelir elden?

Baylar bayanlar, karadenize kayanlar, merakına merak katanlar... İşte karşınızda "Sinop Turu"... 

Posted via email from Amma yedin be!

Çarşamba, Eylül 23, 2009

Elbezlerinin ve yünden el ile uzun zaman içinde, provasız örülmüş süveterlerin hüküm sürdüğü dönemlerde olmak

En çok elbezlerinin ve yünden el ile uzun zaman içinde, provasız örülmüş süveterlerin hüküm sürdüğü dönemlerde olmalıyım gibi geldi birden bugün bana. Soğuktan yanaklarımın parça parça kızardığı, terden ense saçlarımın lüle lüle olduğu dönemlerden bahsediyorum. Ağı sökülmüş pijama altım ve üst bantları vida ile tutturulmuş kan kırmızısı, klasik Ceyo terliklerimin vazgeçilmezim olduğu dönemler. Evvelden biraz önce hani...

Sayı doğrumda işaretlediğim bir aralık var. O aralığa girmeden önceki dönemin silik soluk, bir öncekini melankolinin sapına kadar hatırladığım dönemden fersahlar sonrasındaki bir dönem.

İşte bu satırlar o döneme ait, o dönemden.

Yumurtanın sahanda en cıvık kalan kısmı sümük işte basbayağı! Ağladığım zaman (o dönemde) ağzımdan burnumdan fışkıran sümük hem de. Donuk protein. Kullan at bezler yok. Yıka kullan. Üçgen muşamba. Pişik.

Her ne zaman yeniden başlasam bir damla tentürdiyot yetecek gibi ama aslında litreler dolusu kanı emecek kadar hidrofil pamuk gerekli. İyotlu tuz gerekli ayık kalmam için yahut kaya tuzu.

İşte bu satırlar o döneme ait, en basitinden bir iki sarsma ile yutmaya hazırlandığım oyuncak parçalarını göğere göğere püskürttüğüm bir dönem.

Verin elime basit bir pastel boya, bir de en adisinden teksir kağıdı. Koca ağızlarınızı çizeyim yine. Sahte incilerinizi resmedeyim.

Kendine sakadığın sırlar da sır sayılır mı? Yani kendin için ve bir tek kendinin bildiği? Sayılır bal gibi. Dişlerin değişmemişken henüz, sayılır...

En çok beyaz sabunla köpürtülen sabunlukların ucundan damlayan köpüklerin omurilik soğanımdan aşağı aktığı dönemlerde olmalıyım gibi geldi birden bugün bana. Hani sırtı sabunlatmak için birisini banyoya çağırdığında, kapının açıldığında, sırtındaki tüm tüyleri diken diken eden o eşsiz rüzgarı hatırladığım o ilk zaman.

Annnneeeeeeeeeeee! Bittttiiiiiiii! Silebilirsin!

Bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi ve sekiz
Dokuz, on, onbir, oniki, onüç ve ondört
Onbeş, onaltı, onyedi ve onsekiz
Ondokuz, yirmi, yirmibir, yirmiiki ve yirmiüç
Yirmidört, yirmibeş, yirmialtı ve yirmiyedi
Yirmisekiz ve yirmidokuz...

Posted via email from Amma yedin be!

Cuma, Eylül 04, 2009

Forward = "Sana gelen bana gelsin oy oy..."

Hiç bir e-posta "forward" ederken aklınıza geldi mi? Aslında "forward" etmek şu dizelerle bütünleşiyor:

Bu dünyada, senden gayri
Başka kimim var
Sana gelen, bana gelsin oy oy...

Uzun lafın kısası "forward" eşittir "sana gelen bana gelsin oy oy"

Posted via email from Amma yedin be!

Perşembe, Eylül 03, 2009

"Bana bir adet bol razpberiyli fra'puçihnoğ lütfen. Grandey boy olsun."

Bugün Starbucks Bilkent Center'a yolumuz düştü öğle yemeğini müteakip. Sırada böyle boylu poslu endamlı mendamlı (evet evet güneş gözlüklerini geçici olarak kafalarının üstüne koyan tiplerden) bir plaza insanı (tam ama bu tanıma uyuyor, ne bir milim eksik ne bir milim fazla).

Diyaloğu olduğu gibi vereyim, siz okuyun en iyisi:

P.İ.: Merhaba, ben sipariş verebilirim sanırım.
E.K.: Dinliyorum efendim.
P.İ.: Bana bir adet bol razpberiyli fra'puçihnoğ lütfen. Grandey boy olsun. (İngiliz ingilizcesi ile sundae dermişçesine, grande.)
E.K.: Derhal efendim. Krema da olsun mu?
P.İ.: Hayır tabii ki. (Kesin ve kat'i bir tavır ve el işareti desteği ile göğüs kafesi şişirilerek pantolon çekilerek...)
E.K.: İsminiz neydi efendim?

Evet... Hepimiz heyecanla o anı bekledik. Böyle "Dağbeyi", "Haydebre", "Kükrer" ya da "Führer" gibi bir isim bekliyoruz ya hepimiz ama nerdeeeee? Gelen cevap ile hepimiz savrulduk:

P.İ.: Alican.

Sessizlik.

E.K.: Alican bey, yanında yeni bisküvilerimizden de denemek ister misiniz, muzlu ve cevizli?
P.İ.: Oh, hayır.

Lejand:
P.İ. = Plaza insanı
E.K. = Emir kulu

Posted via email from Amma yedin be!

Çarşamba, Eylül 02, 2009

"...'Cos Everyday Hurts a Little More and I'll Do Anything, Yes I'll Do Anything to Belong, to Be Strong, to Say There's Nothing Wrong..."

Okuyucuya (kurbana ya da deri yuzucuye) not: Yine Turkce karaktersiz bir yazi oldu. Yazinin karakteri hakkinda bir yorumum yok ancak karaktersiz ibne diyebilecegim bir suru insan var sagda solda gonul rahatligiyla. "Karaktersiz" ve "ibne" kelimelerine ayri ayri saygim neyin var ama birlestirince bence agzimdan duyabileceginiz nadir nefretli kaliplardan biri cikiyor iste...

Metro treni Akkopru'ye yaklasirken uzakta Ankara kalesi sisler arasindan, Ankamall uzerinde gorunuyor. Bir sabah daha "gunaydin" diyor bana, bir Ankara sabahi daha. Tuhaf ve alayci bir tavir var bu manzarada. "Her seyim bu, gecmisim, simdim ve gelecegim" diyor Ankara... "Neyimi seviyorsan?"

Neyini seviyorum ki? Saysam mi, saymasam mi?...
Benim gibi dusunenler de vardir zannimca...

Ben farkli dusunuyorum ama, cunku var oldugu ve benim uzerinde yasadigim icin degil, altiya kadar sayabildigim icin seviyorum Ankara'yi. (Uzerimde kirmizi t-shirtume vuran isiklar kirmizi telefon kabima yansidikca dinmeyen bir kanamam varmis gibi oluyor ve evet, ayakkabilarim da kirmizi. Yuruyen bir kanama gibiyim.)

Simdi Ulus duraginda durduk. Elimi bilegimden plastik kemente dolamadan ayakta durabiliyorum artik. Fren ile olusan sanki kuvvete karsi koyabiliyorum. Ulus. Eski duragim. Artik inmiyorum burada, sevmiyorum onu, kusum ona. Dolmusculari yamuk yaptilar bana ve kendileri kaybettiler. Artik Kizilay'dan biniyorum dolmusuma, dert yok, tasa yok. Burada sadece para uzatma var, sonrasina karismiyorsunuz. Aciklama, yalvarma, bekleme yok. Tipki Ankara gibi, yalin ve net.

Fark ettim de herkesin uzerine bir blasélik cokmus. Blaséyim aman degmesin yagli boya! (Brian Molko haykiriyor bir yandan... "You're beautiful and so blasé so please don't let them have their way" Hay hay Brian'im Molko'm, hay hay...) Ulan eskiden bi' kendimi zannederdim, etraf izole bant dolmus yahu! Modasi mi gecti bu tavirlarin yoksa modam mi gecti bilemedim. Sastim ve kaldim. Niye kot pantolon giydiysem bugun? Sortun boku mu cikti? Kis mevsimi de sort giyecegim bir sonraki mevsimden tezi yok! Usumem, usursem uzun corap giyerim.

Yaziyi bitirmeden once dun eve yolculugum sirasinda 4 kaza gordugumu belirtmek istiyorum. Azicik yagmur yagdi ve tozu topragi sabuna donusturdu. Kaygelen meydanina dondu her yer. Kuymak kuymak asfalt bezgin benizli kafalarla birlesince kaza saydim abakusumde dort kez. (Ah Aylin abla be... Ne guzeldi o "4 Gun 4 Gece" sarkisi... "4 gun 4 gece yagdi yagmur, 4 gun 4 gece... Olur gibi yapinca... Acim diner mi sence?"

Oyle nefret doluyum ki anlatamam... Hani on parmagimi kesip parmaksiz eldiven giysem usumeyecek ellerim hic, o denli! Fazla da konusmak istemiyorum keza beynimdeki sinirler alti telli bir bas gitarin en kalin teli gibi oldu... Sinaptik bozunmalar mi var nedir? Hayata azicik sintik melodiler katmak adina her sey aslinda ve soyluyorum kuzucuklarim hafif bogaz agrisiyla, siz de soyleyin:

Bu baraji bize yaptim
Bu baraji bize yaptim

Yine ayni yerde kaza yaptim ben
Yine ayni yerde kaza yaptim

En son koydugumda igneyi
Hala birinci sarki caliyordu
Hala birinci sarki caliyordu

Sozlukte yoktu
Bu sozcukleri bize yazdim
Bu sozcukleri bize yazdim

Yine ayni yerden kesik yaptim ben
Yine ayni yerden kesik yaptim

Herkesten nefret ediyorum
Herkesten
Herkesten

Posted via email from Amma yedin be!

Perşembe, Ağustos 27, 2009

Havuzda Badem Korkusu...

Bundan tam bir gün önce (52 dakika içinde yetiştirebilirsem şayet...) bir haber gözümün nuruna çarpmıştı. "Denizde Badem Korkusu" adı altında. Böyle sarıcacık bir gacı nasıl bir ifadeyle bakıyordu anlatamam. Zeytinli ciabatta ekmeği çarpsın ki kızancık adeta Alfred'im Hitchcock'umun film afişlerinden fırlamış gibiydi. Bir de onu teselli eden başka bir gacı vardı. Neyse efendim, habere geri dönelim. Bu başlığa bakınca önce dedim herhalde sonunda Badem grubunun içten içe zırvaladığını kabul eden sahil sakinlerimiz bir çeşit protesto düzenlediler, denizin içine Badem'in ikinci albümünün bantını çalan bir MC Hammer tarzı teyp attılar da planktonlara neyin zeval geldi!

Meğer öyle değilmiş. Haberi hala tam okumamakla birlikte Badem'in bir fok olduğunu ve kafesini parçalayarak kaçtığını öğrendim. İşte bizim kızancıklar ve oğlancıklar hayvanı sevmeye mi kalkmış, pipisine mi gülmüşler orasını tam anlamadım, hayvan kontür atak ile cevap vermiş (en combobreaker cinsinden - öptüm sizi Mortal Kombat severler) işte feryat figan ortalıkta bir kaçışma olmuş. Hatta olaydan sonra azıcık üstte olanlar deklarasyon neyin yapmışlar Badem'e yüz vermeyin, ellemeyin gayrı diye.

Geleleim benim havuz indüksiyonuma... Bugün bizim havuzda yine rutin turlarımızı yapar iken böyle soldan soldan nasıl bir dalgalanma oldu anlatamam. Sanki bir dikdörtgenler prizması içindeyim de, bu prizmayı bir altın madencisi tutuyormuş da, altını elemek için sağa sola savurmuş da... Anlayın işte... Fena bir sarsıntıdan sonra böyle bir de yalayıcı dalgalar ve artçı dalgalar silsilesi üzerimize geldi. Burundan girip genize değdi feleğine yandığımın klorlu suları. Sonra biraz sonra ayıp gözlerimi açınca (niye kapadıysam, gözümde A sınıfı bir gözlük var halbuki) ne göreyim Badem üstümüze geliyor.

Bayılmışım...

Ayılırken bağırıyormuşum "Havuzda Badem Korkusu", "Bademmmm", "Baaaağğğğddeeeeeyyyğğğğmmmmmkkkkrrrrrhhhh!"... Sonra fark ettim ki senin benim gibi bir sapyenmiş. O kadar dalgayı buncacık havuzda nasıl yarattı bilemiyorum ama sarı gacıya hak vermemek elde değildi. Hemen turlarımızı tamamlayıp oradan uzaklaştık. Hala şaşkınım, hala dikenlerim tüy tüy... Açıklama bekliyorum!

Posted via email from Amma yedin be!

Tüh be! Fena kandım! Oysa başlığı okuyunca ne de sevinmiştim be!

27 Ağustos 2009 saat 12:30 civarı Hurriyet Internet sitesinde gezinirken gözüme öyle bir çarpmıştı ki başlık ve yanındaki küçük resim... İçeriği okuyunca azıcık haliyle yine...

Posted via email from Amma yedin be!

Salı, Ağustos 25, 2009

B.Ç.B! (Boğul Çocuk Boğul)

Havuza girdiğimde farklı alemlere gidiyorum. Su altında daha fazla kalabilsem keşke... Bedenimi her seferinde daha da derine gönderiyorum, farklı basınçlar altında ezilip büzülen sinüs dolgularım yunus seslerine benzer sesler oluşturuyor. Bazen deliklerimden fırlıyor keratalar hatta. Ben de kimsenin görmediğine emin olduktan sonra elimle savıyorum etrafımdan doppler doppler... Onlar da ahenkle dans ediyor... Tıpkı çılbır gibi, yumurtanın sıcak suya dalınca kaskatı kesilip imleç ile döndürülen Autocad nesnesi olduğu an gibi.

Her bir kulaç beni uzun zaman önce okuduğum ve sevdiğim bir kitaptaki bir karaktere daha da yakınlaştırıyor: istiridye çocuk. Onun melankoli dünyası. Sonbahar geliyor ya hani, havuzu çevreleyen duvarlar arasındaki kapının altından üfüren uyarı rüzgarları. Bone altındaki kafamı üşütüyor. Hoşuma gidiyor aslında bu his, farklı alemlere gidişimi kolaylaştırıyor.

Su altında her şey daha özgür. Deniz gibi değil havuz, havuzu parsellemiş canlılar yok. Sadece havuz var, siz varsınız, biz varız işte. Klor atomlarının derimdeki gözeneklerini çevreleyişini hissedebildiğim için böyle yazıyorum yoksa klorun kafa yaptığından falan değil ha!

Soyunma odası seansını müteakip yaptığımız kısa muhabbet neticesinde (100. Yıl - Vatan Bilgisayar önü arası takdir edersiniz ki kısa) kaptanım beni Vatan Bilgisayar önündeki dolmuşuma teslim ediyor. (Bugün hemen geldi dolmuş mesela. Daha hemen geldiği zamanlar da oluyor ama bu böyle daha güzel bir geçiş oldu. Sanki DVD'nin bir katmanından diğer katmanına geçerken filmde yaşanan hafif duraksama gibi. Bilmem anlatabildim mi?)

Dolmuşumuz boş yine bu akşam. Yalnız kalçaları iki adet 10 TL'lık Trabzon ekmeğinin (yenicek döndük sayılır ya doğu Karadeniz turundan, biliyorum fiyatları hani) yanyana gelmesinden oluşmuş bir ikona görünümü sergileyen bir teyzem vardı ki sormayın. A.Ş.T.İ.'de inerken beni ezdi ezdi de Fora Gemlik ekstra zeytin ezmesine çevirdi. O inince tüm dolmuş sessizliğe büründü. Meğer o, torunları ve biz (ben ve 2 kişi) varmışız da o kadarmışız.

Her havuz sonrasında olduğu gibi uykulu gözlerle yolları yalayan bir şoför eşliğinde sürülen bir dolmuş yolculuğu daha bitiyor ve ben yine Ankamall üst geçidinde iniyorum. Ben üst geçide tırmandıkça şehir benden uzaklaşıyor. Sonra ben şehre, trafiğe, ışıklara, uykululara ve uykusuzlara tepeden bakıyorum. Havuz dibinde düşündüklerim altıma geliyor, sonra üfüren rüzgardan daha şiddetlisi kurumuş klor kokusunu burnuma burnuma yaklaştırıyor ve her zamanki gibi hapşırıyorum. Sen misin sinüslerini basınç ile taciz eden! Sonra Ankamall kapanmak üzereyken rutinimi tamamlamaya başlıyorum. Ankamall'un Emniyet Sarayı'na yakın kapısından girip Koçtaş kapısından çıkmak üzere yola koyuluyorum. Bu sefer köfteci bey yok, mısırcı da... Belli ki ramazan hepsini incecik dizmiş. Ama dolmuşlar var yine, dolmuşçular da... Gölbaşı müdavimleri her daim dolduruyor dolmuşları.

Ben yine kapıdaki güvenlikçiye sırt çantamı ve telefonumu uzatıyorum. O da artık uyuşmuş elleriyle şöyle bir mıncıklıyor kirli çamaşırlarım, ıslak mayom ve bonemi barındıran çantamı. (Çantam kardeşimin aslında. Amerika dönüşü fazla eşyalarını tıkıp yerlerde sürüdüğü çanta. Epey eşya alıyor dürzü! Akordeon gibi açıldıkça açılıyor.) Aslında güvenlik köprüsünden geçerken (sormayın, her geçişte kendimi önemli sanıyorum, kral gibi, çıplak kral gibi) ötüyorum çünkü kulağımda kulaklık ve onun bağlı olduğu portatif kişisel müzik çalarım var. (Markası önemli değil ama şöyle bir ipucu vereyim: Havva'nın Adem'in de başını yaktığı o meyve ile bağlantılı!) (Bu arada... Kulaklarımda Jonsi ve Alex'ten "Riceboy Sleeps" albümü çalkalanıyor ve beni havada süzülen, fırından taze çıkmış kek dumanı gibi sürüklüyor...)  Neyse işte ötüm ötüm ötüyorum sonra hızlı adımlarla her zaman ziyaret ettiğim yere gidiyorum: giriş kat tuvaleti. Pisuvarım beni özlemiş, idrarımı içmek için sabırsızlanıyor. Ben onu kıskandırmak için önce diğer pisuvarlara doğru gidiyorum, o ağlamaya başlıyor (kendi kendine sifonu çekiyor şemiko) sonra ben fazla uzatmadan ona gidiyorum ve havuzda yuttuğum ve kısa Henle kulplarımdan geçmiş suları boşaltıyorum ve pisuvarıma "iyi akşamlar" dedikten sonra hemen yola koyuluyorum.

Ankamall'da (muhtemelen her yerde) hala tencere setlerinde kapaklar (tencerelere ait olan) ayrı parçalar olarak sayılıyorlar. Örneğin 3 tencere kapaklarıyla birlikte 6 parça tencere seti olarak satılıyor. Gülüyorum. (Altım kuru, keyfim yerinde...)

McDonald's'a uğrayıp en büyüğünden buzlu bir Coca Cola Zero alıyorum kendime. 3 lira 15 kuruş kendileri. Dev gibi. Anca yeter bana. Mesanem yeni boşalmış ve yolum azıcık uzun olduğuna göre, içerim diyerek alıyorum. Başlıyorum pipete yükseltmeye meyan köklü zararlı likidi. (Hey gidi Toricelli, kulakları çınlayasıca... Hatta sinüsleri...)

Rahat bir 10 dakika alıyor bir baştan bir başa yürümek Ankamall'u. Sonra çıkıyorum işte kapıdan. Azıcık yürüdükten sonra bok kokulu dere karşılıyor beni. Buram buram... Akköprü bana ben ona eşlik ede ede geliyorum eve. Sonra hemen havuzu özlüyorum ama. Havuz başka canım. Farklı alemler diyorum, basınç diyorum, kulaç diyorum...

"Elma isteyen var mı?" diyorum, annem karpuz kestiğini söylüyor. Bekleyim öyleyse. Malum yaz demek karpuz demek. Karpuz demek daha fazla sidik demek. O süper boy kola, karpuz, su derken ben sabahı sabah ederim veletler. Size güzel güzel akşamlar hatta geceler olsun...

(Hafif bir rehavet çöktü bak birden üstüme üstüme, biraz Taschen kitaplarına bakayım bari. Epeydir bakmamıştım...)

Ne diyordum? Havuz dibinde makro ve mikro alemlere gitmek güzel. Öyle şişelerden sıvı içip ne idüğü belirsiz keklerden yemeye de gerek yok. Üstelik göbeğimi içime çekmek zorunda da kalmıyorum. Her şey çok rahat.... Herkes sağır, herkes dilsiz ve baloncuk üretebiliyor (K.O.B.İ. destek kredisi almadan yapılan bir üretim)...

Posted via email from Amma yedin be!

Pazartesi, Ağustos 24, 2009

Dolmus Guncesi

(Bu yazida Turkce karakterler eksik, yok. Yerlerine Ingilizce karakter(siz)ler durmus. Ne de olsa "we're from America, where we eat our young", oyle degil mi?)

Bu yazida ritm var cunku dolmusta yaziyorum. Yine kisa pantolonum uzerimde, yine en arka sag taraftayim ve arka henuz bir kisi, ben varim, dortlenmemis. Yine en arka sag taraftayim diyorum cunku hep oyle oldu. Lise, universite, dolmus, sinema... Ne fark eder iste, hep boyleyim, hosuma gidiyor ya da kolay olan bu.

Normal sartlar altinda midem coktan bulanmisti onume bakarak yazdigimdan dolayi ama bugun tuhaf bir ruzgar eslik ediyor. Hani azicik yosun koksa deniz var sanacagim. Gozumu de kapattim oh! Bir zamanlar Ankara'da deniz varmis diyenleri hatirliyorum. Ne kadar bilimsel, tasavvufi ya da mitolojik bilemiyorum ama oyle iste...

Ankamall onundeyiz. Simdi hafiften benzin kokusu geldi burnuma. Bir an basimi kaldirdim, soforle goz goze geldik aynadan. Dolmus soforu olamayacak kadar naif bir surati var. Cocuklugunu kestirebiliyorum. Bazi insanlara bakinca cocuk suratlarini hayal edebiliyorum. Bu da onlardan biri. Gomlekli, biyikli, zayif, naif bir insan iste.

Ikinci sirada bir disi oturuyor ve zoraki tavirlar sergilemekte. Onun da kulaginda kulakliklar var. Benim kulakliklarda Skin bagiriyor icten ice "why don't you weep when I hurt you?", "I called you brazen, called you whore right to your face"... Bu sozleri duyuyor mudur hatun kisi? Keza uclari sonradan kesilmis gibi topuklu siyah ayakkabilari var ve kirmizi ojeleri...

Sonra kizli oglanli bir ikili var. Koca kari ama soguk gibiler. Ya yeni evliler ya oglan kizi kaciriyor. Az sonra belli olacak, A.S.T.I.'ye yaklasiyoruz. Belki de ramazan nedeniyle boyle davraniyorlardir ev disinda bilemedim.

Hep ayni sahne... Dolmus durduruluyor, adim atiliyor ve es zamanli olarak soruluyor: "Balgat'in icine mi?" Sonra hayal kirikligi... Sofor "hayir" diyor, "O.D.T.U. dolmusu bu!" Sonra atilan adim geri aliniyor, adeta filmi geri sariyoruz. Hani astigmatim nedeniyle azicik cizgi belirse, piksellesme falan, VHS oynatici ile bant kaydi izliyorum sanacagim.

Of iyi soguk var Agustos'a gore. Guzel ama boyle... Tatli tatli... Yandan yandan... Cami ben acmistim dolmusa biner binmez. En arkadayim ya, sirtima Gunes isinlari da vuruyor. Iki his ayni anda, sanki birisi benim adima bazi hislerimi bayimden israrla istemis!

Cok "contemporary" giyinmeye mi basladim ne? Renkler bir tuhaf. "Vintage" olsam. Hayir yine kisa pantolonum olsun ama askilarim olsun, mintan ve uclari terelmis kahverengi papuclar. Hatta azicik yuzumde cil olsun. Saclarim da kizil belki de... Tuz golune mi girsem? Bilemedim.

Bir saniye... Kartimi gorevliye gostermeliyim.
Tamam. Kontrol bitti. Simdi kampusteyiz. Isler kesat dolmusta bugun. Musteri yok pek... Herkes ikili uclu dortlu koltuklara tek tek oturmus, herkes cam kenarinda. Herkes cam kenarina bayiliyor oysa ki golge olan kisim koridor kismi. Cam insana neler yasatiyor acaba? Herkes sol tarafta ip gibi dizilmis, bir tek ben tek basima sag taraftayim.

Benim gibi rutin dolmusa binen bir cocuk var, o da hep muzik dinliyor benim gibi. Yeni fark ettim, kulakliklarini degistirmis, kulak kepcesini kavrayan cinsten almis. Rahat mi acaba?

Her neyse veletler... Geldim yazimin sonuna. Bu yazi hepinize benden bir Pazartesi gunu armagani olsun kuzucuklarim. Uverturu baska, bitisi baska oldu ama olsun. Hepimiz ortaya karisik bir sey severiz. Karisiktan zarar gelmez zaten. Dolmus gunceleri boyle zincirleme zincirleme surer gider, ben yeri gelir yazip paylasirim, yeri gelir kendime saklarim. Yasamak lazim veletler. Goz yakmayan sampuan gibi...

Posted via web from Amma yedin be!

Cuma, Ağustos 21, 2009

Yüksek tansiyon

Eskiden mandalina çıkacak diye içim hop hop ederdi. Kilolarca yerdim sonra...

"Oğlum kemikleri emsene. İlik en güzel yeridir. Yazık ediyorsun. Cık cık cık..."

Posted via email from Amma yedin be!

Salı, Ağustos 18, 2009

Derdim Belam Denize...



















Sofrana benim için de bir tabak koyacaktın ya?





Geri geldim ben.

Çarşamba, Ağustos 12, 2009

Seni Ancak Suya Bakarken Sevebiliyorum

Seni ancak suya bakarken
Sevebiliyorum

Elini bıçağa sürmeden
Ocağın altını kapattın mı?
Şubatın karını küredin mi?
İz bırakacaksın çünkü...
İstemeden de olsa.
Her şey bittikten sonra
İlaçlarını alacak mısın?
Genç değilsin ya artık...
(Geç değil henüz ancak!)

Ölmüşsün de dirilmişsin!

Neyse ki ben biliyorum:
Korkunun başlangıcı için
Basit bir sevinç yeterlidir.

Ölmüşsün de dirilmişsin!

Derini bir kez daha giymeden
Karanın üzerine çıkabildin mi?
Beyazın çoğuna kanayabildin mi?
İz bırakacaksın çünkü...
İstemeden de olsa.
Her şey bittikten sonra
İnanacak mısın?
Çocuk değilsin ya artık...
(Erken değil mi henüz ancak?)

Salı, Temmuz 28, 2009

Deli Fişek

Bir sonraki dağın eteklerinde serinleyecek kadar rüzgarın sevdalısı olabileceğimi bildiğimden kan ter içinde çimmemden yakınmıyorum ya...

Gündoğrusundan sersemlemiş dalından ayrı gelincik yaprakları kadar umarsız olduğum zamanların olacağına inandığımdan yaşıyorum ya...

Biliyorum ya bu mevsim bahar ya peşi sıra gelen; ya ben dönüyorum kendi eksenimde ya da ekseriye döndürüyor bir şey beni yerden yere ya...

Haydi bakalım deli fişek...


Bir sonraki basışımda toprağa beni gömmeye gelenlerin sahte suratlarına tükürecek kadar isyanın kurduğu otomatik civcivlerin müdavimi olabileceğimi bildiğimden kem küm içinde tutulmamdan çekinmiyorum ya...

Emzirmeden sağılmış sarıkızın boynundan vazgeçmeyen, bileyinden medet uman kör bıçak kadar acımasız olduğum zamanların olacağına inandığımdan yaşıyorum ya...

Biliyorum ya bu gün yağarsın yağmur ya kısalan günlerden birinde; ya ben sönüyorum kendi ışığımda ya da ekseriye söndürüyor bir şey beni hepten ya...

Haydi bakalım deli fişek...

Perşembe, Temmuz 16, 2009

ERASE MOI

"Need you
Dream you
Find you
Taste you
Use you
Scar you
Fuck you
Break you
Lose me
Hate me
Smash me
Erase me
Kill me
Kill me

Kill me
Kill me
Kill me
Kill me

Kill me
Kill me
"
- Trent Reznor "Eraser"

Çarşamba, Temmuz 15, 2009

Kıvamsızlık

Nah bu kadar delik var ruhumda.
Üfürüyor, üfürüyor, üfürüyor...

Kanımın tadı bile bozuk, tatlandırıcı eklenmiş gibi.

Kıvamsızlık... İki saat arasında akrebin savunmasız olduğu kadar...

Bir çıkış vardı bir zamanlar buralarda bir yerde...

Düdüklüm ötüyor şimdi altımı kısabilirsiniz...

Cuma, Haziran 26, 2009

Doğum Günü: Bir İlacın Yan Etkisi



"If you can hear this
don’t assume that I’m talking to you
Yesterday everything I thought I believed in died
but today is my birthday,
today is my birthday
I don’t need you,
I’ll say it to myself
It doesn’t mean I won’t need somebody
anyone with half a soul
will hear this and they’ll never leave me

If you don’t know what forever feels like
I’ll show you what it feels like without it
I’ll show you what it feels like without it

This time I won’t hesitate
to kill to protect what I believe in
This time I won’t hesitate
to kill to protect what I believe in

I can get by now
I’m not really dead
but I really needed someone to save me
leaving me alone to die
is worse than having the guts to kill me

If you don’t know what forever feels like
I’ll show you what it feels like without it
I’ll show you what it feels like without it

This time I won’t hesitate
to kill to protect what I believe in
This time I won’t hesitate
to kill to protect what I believe in

Not letting you win
won’t satisfy me
I’ll teach you about loss"

- Marilyn Manson / "15"

"One last thing before I shuffle off the planet
I will be the one to make you crawl
so I came down to wish you an unhappy birthday
someone call the ambulance there’s gonna be an accident"

- (Excerpt) Placebo / "Infra-Red"

Pastel Çalışması: Pınar Çınar

Perşembe, Haziran 18, 2009

Tuhaf Bir Rüya

Tuhaf bir rüya idi benim için. Zor bir gece olmuştu, belki de ondandır. Farklı türde antihistaminiklerin vermiş olduğu geçici dinginlikler ve mutluluklar arasında koyduğum kafam yastığına ağır gelmiş olacak ki yarım saat aralıklarla yerini değiştirme isteği ile tüm bedenimi uyanması için sinyale boğuyordu.

Rüya başlangıcında yere düşmüş, kocaman, stereoköpükten imal iki maske vardı. Arkaları paslı demirli. Belli ki bir zamanlar bir tiyatro sahnesinin ya da sıradan bir sahnenin yakınlarına asılmışlardı. Hani şu biri gülen, biri ağlayan maskelerden...

Sonra yaşayan her canlıya lanetler yağdıran irice bir kadın vardı. İntikam almak için tulum peyniri barındırılan deri torbalara doldurduğu yağlı ve nemli saçlarını insanların yüzlerine vuruyordu. Bu büyünün değdiği insanlar zaman içinde amansız hastalıklara yakalanıp ölüyorlardı.

Sonra saat 04:00 oldu, uyandım. Bakındım. Yattım. Sonra saat 05:00 oldu, uyandım. Bakındım. Yattım. Daha sonra saat 06:00 oldu, uyandım. Bakındım. Yattım. Daha sonra saat 07:00 oldu, uyandım. Bakındım. Yattım. Sonra 07:20, 07:25, 07:30 derken uyandım.

Uzun zamandan beri hatırladığım tek rüya idi bu...

Salı, Haziran 16, 2009

Her Gün... Yoksun...

her gün
kendimi arabaların altlarına atıyorum
tren raylarına yatıyorum
deniz kabuklarını kulaklarıma dayıyorum
yoksun...

her gün
10'dan 0'a kadar geri geri sayıyorum
mumları yakıp yakıp üflüyorum
anahtarları paspasın altına bırakıyorum
yoksun...

her gün
bir önceki günden daha farklı olmak için çalışıyorum
bir sonraki gün geri sararım diye düşünüyorum
çöp kutularını birer birer eşeliyorum
yoksun...

her gün
Ay'ın hallerini resmediyorum
baş parmağımla Güneş'i tutuyorum
yedi defa nefes verip bir nefes alıyorum
yoksun...

her gün
saçlarımı diplerinden kesiyorum
dişlerimi gıcırdatarak bekliyorum
saati parmaklarımla geri alıyorum
yoksun...

her gün
filmleri sondan bir önceki sahnelerinde durduruyorum
plaklarımı tırnaklarımla çalıyorum
ıslak zemin üzerinde tepiniyorum
yoksun...

her gün
doğaçlama repliklerle mutlu oluyorum
tutamayacağım sözlerden şarkılar yapıyorum
yeniden konuşacakmışım gibi öksürüyorum
yoksun...

Salı, Haziran 09, 2009

Clowns Do Have Faces of Their Own


I am the cancer
That blends all its cells
Blurring them beyond recognition

...and possibly maybe I am the Santa
without a sturdy sleigh
whose story is based on a lie
a beautiful lie

Like a child
Waiting to be happy
And facing disappointment
Or coming across...
Learning that clowns
Do have faces of their own

Nothing to hide
Other than what is hideous

My birth is
Next to my death
Sleeping together
Bathing in the moon
and the lies

As long as my road is dim
My lullaby will sustain

'Cause the best has waived its rules
A broader perspective
A Brighter narrative
That is fab
I am that

Like a child
Waiting for the first hole in the soul
And dismembering sweet memories
Or killing time...
Learning that clowns
Do have faces of their own

Just like the old times
Just like the old times

Pazartesi, Mayıs 25, 2009

Bir Delik Açsam Düzelecekmiş Gibi Her Şey


Arsızlandığın kadar var mıyım?
"Sığar" dediğim yere sığar mısın?
İnanamadıklarıma inanır mısın?
Ellerim olmasa da tutar mıyım seni?

Saatlerim kadar sayılı mıyım?
"Geber" dediğim an biter misin?
Kovamadıklarımı vurur musun?
Birim olmasa da sayar mıyım seni?

Sorularla yüzdüğün bu beden
Ardında bir yatak beş cesetten
Kaçan bir nefret aslında...

Sabırsızlandığın kadar var mıyım?
"Kere" dediğim kere çalar mısın?
İmitasyon meleklere inanır mısın?
Terbiyem olmasa da sever miyim seni?

Eserlerim kadar azılı mıyım?
"Isır" dediğim an öper misin?
Vuramadıklarıma vurur musun?
Yüzüm olmasa da arar mıyım seni?

Rendeleyerek aşındırdığım bu alın
Kat be kat kazınmış yazısından
Korkan bir tuval aslında...

Şimdi içimde bir isyan var
Şimdi içimde bir isyan var
Şimdi içimde bir isyan var
Şimdi içimde bir isyan var
...
Bir delik açsam düzelecekmiş gibi her şey
...
Sonra o delikten beslenirim belki
Sonra o delikten beslenirim belki

Cuma, Mayıs 15, 2009

Kahpe Kağıt Bebekler...


Yalnızlığını örtbas etmek için
Kağıt katlıyorsun
Kağıt kesiyorsun
Açtığında el ele tutuşmuş
Bir sürü arkadaşın oluyor

Bir yere kadar dayanıyorsun
Ses etmeden
Kağıtlar elini sessiz ve kahpece kesse bile...

Çarşamba, Mayıs 06, 2009

SA:AT

Bir saat tutuşturdular elime.
Bir masa başında.
Bir başıma değilken.
Oysa sadece ikram var sanmıştım.
Kahveden, çikolatalı kekten.
Berbat bir sesi var,
Çalışırken.
Baskı balata gibi,
Beynime yapışıp yapışıp geri çekilen.
Genizden geri zaten hep anlarım,
Yutamadıklarım.
Denizden derim,
Akamıyor telef olasıca,
Ayağa kalksam bile.
Üstüme yapıştı zaman zaten,
Bir bu saatin göstermediği kalmıştı.
Gösterildikçe hoşuna mı gidiyor ne?
Kafeste kerata gibi,
Gözleri oyulup oyulup
"Karanlık işte bu" denilen
Kuş gibi.
Bir ile başlayıp
Oniki ile bitiyor bu da.
Diğerleri gibi.
Şerri titreten bir sesi var.
Zamanı gösteremeyesice.
Sadece söz vermişlerdi.
Çikolatadan, baldan.
Bahsetmişlerdi.
En son söz verdiğimde
Canını yakmayacaktım...
...Söz verirken bile yanması gerektiğini biliyordum...
(Zaten tutamayacaktım)

Pazar, Nisan 19, 2009

Gel

Emmi Kurowski: Zengin olacağız Ali... ve kendimize küçük bir parça cennet alacağız.
Ali: Neden cennet?
Emmi Kurowski: Hmm... Sadece istediğim bir şey.



Yarım yamalak sanmışsın sen bak şimdi
Bırak gel hadi
Yanlış anlamışsın
Ocağı söndürmüşsün
Yıkamamışsın
Bıldırcın yumurtalarını kaynattığımız kabı yıkamamışsın
Kireç kireç üstünde
Yıkanmamışsın
Saçların zamk
Zift
Bulamaç

Gözünde hep değerli belirmiş istediklerin
Oysa değiller
Yalan
Ben dokundum
Ben hissettim
Değerli değiller
Sadece eskiler
Gelmiş
Görmüş
Ve geçirmişler
O kadar!
Şimdi kendine gel hadi

Şimdi kendinle gel hadi
Uzun zamandır laflayamadık
Peynir gemileri
Yüzdüremedik
Koşamadık
Dalak, ciğer ne varsa artık
Patlayıncaya kadar koşamadık

Beyaz plastik çizmeler bul bize de gel
Kirlenelim
Islanalım
Seni yıkayalım
Ölü yıkar gibi
Seni yıkayalım
Pul bul bize
Yollanalım o yerden bu yere

Hayal meyal hatırlıyorum yüzünü
Zaten ne kadarını görebiliyorum
Olması gerektiği gibi
Çoğunu
Şu kafa var ya şu kafa!
O tamamlıyor işte
O ya da bu şekilde
Bir şekilde
Ama yine de gel sen hadi

Otomobiller altında kalan güvercinler gibiyim
Yine de gelmelisin
İki uzun duvar
Sonsuz boylu selvi selvi
Arada dar yol
Asfalt
Otomobiller geliyor, geçiyor
Biz, hep güvercinler
O duvardan bu duvara kışkırtılıyoruz
Otomobiller eziyor haliyle
Gel birlikte ezilelim

Yarım yamalak kalmışsın sen bak şimdi
Bırak gel de ezilelim hadi
Dilin mi kesik ne?
Rüyaların mı siyah beyaz?
Sıkmamışsın
Hala atar bir umut
Kurumasın diye sıkmamışsın
Atar toplar arasında
Sıkılmamışsın

* Giriş diyaloğunu "Angst Essen Seele auf" filminden aldım

Perşembe, Nisan 16, 2009

Kuduz Köpekler Tarafından Yalanmış Kediler Kenti

Kimliklerini saklayanların kentinde dolaşıyorum yine. Travestiler, katiller, pezevenkler ve orospularının yedikleri çatallarla yarı pişmiş tavuk etlerinin tadına varıyorum. Biraz karabiber, biraz daha... Tek gözü görmeyenlerin, tek göğsü alınmışların ve biseksüellerin içtikleri bardaklardan içiyorum. Bir kutusu bir kaloriden az. Daha fazla asit ile ne de güzel geğiriyorum. Bulaşıklar alelade yıkanıyor, ucuz deterjanlarla, köpüğü kontrolsüz. Mürdüm eriği köpüğü. Öyle köpürüyor ki bazen kuduz köpekler tarafından yalanmış bir kedi gibi hissediyorum kendimi. Kulağımda çoğu zaman sözlerini uydurduğum, bildik, tanıdık o şarkı, geziniyorum.

Koca kenti kuranların bastıkları yerlere basıyorum, koca kentte asılanların gölgelerinin düştüğü yerlerde yürüyorum. Elimde olsa yine gelirim buralara. Biliyorum çünkü sıkılsam bile bu gece de önceki geceler gibi özleyeceğim rüyalar göreceğim. Hatırlayamasam bile. Sevdiğimi söylediğim zaman cesurum. Sevmediğimi söylediğim zaman bir bela. Sevilmeyen. Öküz gözüyüm ben. Diğer kentleri dolaşmadan haklarında ahkam kesmekten başka elimden bir şey gelmiyor. İtibar ettiğim konular ya önceden tartışılmış oluyor ya da tartışmaya başlamak için erken. Bu kent bana tüm bunları düşündürüyor.

Ara sıra fotoğraflıyorum onu, ara sıra kendime fon yapıyorum. Soru işaretleri geliyor bazen aklıma. Soru işareti ne güzel, ne estetik bir işaret. Havada dans eden kıvrak bir beden ve izdüşümü. Tamam izdüşüm "ben" denilen etiket de... Havada dans eden kıvrak bir beden ne?

Önceleri bu kent beni erkenden uyuturdu. Kötülükleri görmeyim diye, ahlak sınırı dışında kalanları bilmeyim diye. Salak! Eskimiş olmasından ötürü beni böyle kandırabildiğini zannederdi. Göğüsleri sarkmış cadaloz karıların, apış araları kaymak kaymak terlemiş hırboların ve diz kapakları yara bere olmuş çocukların doldurduğu bir kentten ne beklenir ki zaten?

Ne zaman ağzı yarım açık bir rögar kapağını görsem [bu kentin] defolu bir kentte yaşadığım aklıma geliyor. Sonra usulca tüm ağırlığımı tek ayağıma vererek kapatıyorum...